slideshow 1 slideshow 2 slideshow 3

Türkiye'deki tüm yunus parklarının kapatılması için bir imza da siz verin.

"Yunus Terapisi: Daha Çok Yanlış Bilgi ve Daha Çok Yanlış ÇıkarımDevamı

Türkiye'den ve dünyadan esaret görüntüleri, eylemler: Video Arşivi

Yeni tip koronavirüs’ten ders çıkaracak mıyız, çıkarmak zorunda mıyız?

Dünyayı sosyal, ekonomik ve politik düzeyde hiç beklenmedik bir anda benzersiz bir yıkıma uğratan COVID-19 pandemisi, milyonlarca insanı umutsuzluğa sürüklüyor, pek çok kişi için bir distopyayı temsil ediyor.

Olur da yakın (veya uzak) bir zamanda yeni tip koronavirüs’ten kurtulabilirsek, bir sonraki pandemiyi beklemeden beslenme, hobi, eğlence, giyim ve turizm  alışkanlıklarımızı, kısaca bireyler olarak yaşantımızı ve hükümetler nezdinde yasalarımızı değiştirecek miyiz?

Doğa ve hayvanlarla ilişkimizi sorgulamak için daha uygun bir zaman, daha acil bir gerekçe var mı? Veya tüm bunlardan ders çıkaracak mıyız, çıkarmak zorunda mıyız?

Fotoğraf: Celina Teague, Tashkeel “Plastik” grup sergisinden, Tashkeel arşivi

Yazı: Öykü Yağcı, Sivil Sayfalar, 27 Mart 2020

Kısa bir zaman aralığında COVID-19’a dair birçok yazı kaleme alındı. Hiç bilinmeyen bir virüs karşısında farklı kanallardan uğradığımız bilgi bombardımanı, yaşadığımız endişe hali ve engel olamadığımız merak duygusu sırasında neyin doğru, neyin yanlış olduğunu çoğumuz karıştırdık. Virüse dair içeriklerde ise, özellikle ana akım ve sosyal medyada çoğu zaman ya hatalı ya da eksik bilgiler paylaşıldı; virüsün çıkış ve yayılma zeminini hazırlayan döngüdense insan üzerindeki etkileri hep tartışıldı. Daha da kötüsü virüsün ortaya çıktığı Çin ve Çinliler siyaset dünyasında ve sosyal yaşamda hedef gösterildi, nefret ve ırkçılık objesi haline getirildi. Çinlilerin “beslenme” kültürü eleştirilirken, tavuk, dana veya domuz yeme gibi diğer “kabul görmüş” benzer pratikler aklanmaya çalışıldı. Üstelik insanlık, daha önce pek çok kez kuş gribi, deli dana ve domuz gribi (H1N1) gibi ölümcül salgınlarla test edilmiş olmasına rağmen.

Ben de tüm bu bilgi deryası ve kirliliği arasında elimden geldiğince mevcut güvenilir kaynakların bazılarını kullanarak neyi yanlış yaptığımızı ve bu yanlışı nasıl düzeltebileceğimizi düşünmek amacıyla aklımdaki soruları sizlerle paylaşmak istedim.

Dünya Çin’den büyüktür

Son yapılan bilimsel araştırma[1], Wuhan’daki bir canlı hayvan pazarında ortaya çıktığı tahmin edilen yeni koronavirüs COVID-19’a dair iki farklı senaryo sunuyor. “Birinci senaryoya göre, virüs insan dışı bir konakta doğal seçilim yoluyla bugünkü hastalık oluşturan durumuna evrim geçirdi ve sonra insanlara sıçradı. (...) Diğer senaryo önerisine göre ise, virüsün hastalığa yol açmayan bir formu bir hayvan konaktan insanlara sıçradıktan sonra bugünkü hastalık oluşturan durumuna insanda evrimleşti”[2]. Genetik bazı analizler de[3], bu virüste aracı olduğu tahmin edilen hayvanlardan birinin, nesli tükenme noktasına gelecek kadar yasadışı ticareti yapılan ve Çinliler tarafından aynı zamanda besin olarak tüketilen pangolinler[4] olabileceğini öne sürdü. Ancak bilim insanları henüz hangi hayvan olduğu konusunda kesin bir kanıya varmış değil. Şimdilik bilinen, virüsün laboratuvar kökenli olamayacağı; yani biyo-silah olarak üretildiğine dair komplo teorilerine kapalı olması[5].

Bugün 8 milyarlık dünya nüfusunun üçte birinden fazlasının evlerine kapanmasına neden olan COVID-19, Çin’de son 40 yıldır kırsal ekonomik kalkınmanın en önemli ayaklarından biri olarak devlet eliyle desteklendiği bilinen yaban hayvan ticaretinin boyutunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Deve kuşu, yılan, ayı, yarasa, hamster, kaplumbağa, timsah gibi pek çok hayvan yasal ve yasadışı avcılık, üretim, ithalat ve ihracat aracılığıyla başta Çin olmak üzere dünyanın farklı ülkelerine ölü ya da diri olarak gıda, geleneksel ilaç, ev/hobi hayvanı ve hatıra amaçlı (trophy) satıldı, kullanıldı, esir edildi, öldürüldü. Bir zamanlar özgür olan bu hayvanlar, “taze” servis edilmek için canlı canlı kaynar sulara atıldı, hayattayken acı içinde derilerinden oldu, tuzaklar kurularak yakalandı, alt alta üst üste kafeslerde kendi dışkıları içinde tutuldu, vücutlarının bazı parçaları kopmuş şekilde korku ve panik halinde öldürülmeyi bekledi. Oksimoron gibi olacak ama her biri uzun veya kısa süreli de olsa ölümü yaşadı[6]. Öyle ki yasak olmasına rağmen kuşaklı kiraz kuşu gibi türlerin neslinin, özellikle Çin’de yoğun avlanma baskısı ve insan tüketimi yüzünden Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği (IUCN) listesinde dünya çapında tehlike altına girdiği biliniyor[7].

Bugün salgınla birlikte Çin’de “insan tüketimi için” izin verilen 54 tür hayvan ve bu hayvanları yetiştiren 20 bin üretim merkezi geçici olarak yasaklandı. Türkiye de yurtdışından her türlü (egzotik ve pet) hayvan, hayvansal ürün ve yan ürünlerin ithalatının geçici süreyle durdurulduğunu açıkladı[8]. Oysa Çin, 2002-2003’te yine hayvanlardan insanlara geçmiş olan, yedi ay içinde 32 ülkede 8 bin vaka ile yaklaşık 1000 kişinin canını almış olan ölümcül SARS virüsünün neden olduğu salgın sonrasında benzer bir yasak getirmişti. Fakat bu yasak devam etmedi. Türkiye’de de çeşitli ek gerekçelerle bu yasağın kısa süre sonra kaldırılacağını tahmin ediyorum. Nitekim bugüne kadar hayvan hakları savunucularının tüm talep ve çağrılarına rağmen, hayvanat bahçeleri ve yunus parklarına, hobi amaçlı yaban hayvan hapsetmeye ve canlı hayvan ticaretine ne yazık ki hiçbir yasak getirilmedi. Aynı şekilde, hayvan hakları savunucuları pet shoplarda ve internette (egzotik ve pet) hayvan satışının yasaklanmasına yönelik yasağı beklerken, Tarım ve Orman Bakanlığınca pet shop yönetmeliğinin hayvan tüccarları lehine değiştirilmesi ve kararın son ana kadar gizlenmesi de, bu zararlı zihniyetin arsız bir ek göstergesi[9]. Bakmayın, Türkiye’deki yetkili bakanlıklar ve bazı milletvekilleri bugün hala insan-hayvan etkileşiminin son derece yoğun ve riskli olduğu hayvanat bahçelerini, akvaryumları ve yunus parklarını turizm getirisi ve istihdam alanı olarak göstermeye çalışan iş adamlarına taviz vermeye devam ediyor. Türkiye, bilim insanlarının bulaşıcı hastalıklarla ilgili uyarılarına rağmen her geçen gün bu ticari tesislerin yenilerinin açılmasına izin veriyor.

Oysa ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi’nin (CDC) web sitesinde[10] her 4 yeni bulaşıcı hastalıktan 3’ünün insanlara hayvanlardan bulaştığı yazıyor. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ise "süt ve et dahil olmak üzere, çiğ veya az pişmiş hayvan ürünleri tüketmenin, bir başka insan koronavirüsü olan MERS hastalığına neden olabileceğini[11] vurguluyor. Zoonozların yüzde 70’inin yaban hayvanlarından kaynaklandığını düşünürsek[12], Columbia Üniversitesi Enfeksiyon ve Bağışıklık Merkezi Direktörü Ian Lipkin’in söylediği aslında insan ve hayvan sağlığı konusunda mantıklı geliyor[13]: “Yaban hayvan pazarlarını kapatırsak, bu salgınların çok büyük bir kısmını tarihe gömeriz.”

Ama bir yere kadar…

Fotoğraf: Almanya’daki “modern” bir süt üretim fabrikasında sağımhane, Wikipedia arşivi

      Peki uyuşturucu, insan kaçakçılığı ve sahtecilikten sonra dünyanın dördüncü büyük yasadışı ticareti alanı olan yaban hayvan ticaretine[14] ve Çin’de 14 milyonluk “istihdam yaratan”, yılda 76 milyar dolarlık bir değeri olan[15] yaban hayvan üretim çiftliklerine karşı bu yasaklar yeterli mi? Daha da önemlisi, biyogüvenlik perspektifinden alınmış bu “geçici” yasal önlemler Ebola, SARS, MERS, kuş gribi, domuz gribi, COVID-19 ve daha bilmediğimiz 1,7 milyon civarında olduğu tahmin edilen (hayvanları etkileyebilecek) diğer virüsler[16] karşısında sorunun özünü anlamamızı sağlayacak ve değişimi beraberinde getirecek mi?

      Örneğin, Çin kurbağaları “taze taze” yediği için yerden yere vurulurken, Türkiye’de üretilip dünya pazarına besin olarak satılan kurbağa ve salyangozları yok sayabilir miyiz? Çin dışındaki tüm ülkelerde endüstriyel hayvancılık tavuklardan ineklere, balıklardan koyunlara milyonlarca hayvanı benzer vahim şartlarda türlü işkencelere maruz bırakırken[17], uluslararası canlı hayvan ticareti ve taşımacılığı tam hız sürerken, zoonotik hastalıklara karşı bu hayvanlar antibiyotiklere boğulurken[18] mezbahalardan süt, yumurta, et, balık üretim çiftliklerine kadar sofralarımıza taşınan “diğer” hayvanlara yönelik tutumumuzu sorgulamayacak mıyız? Bu hayvanların bağırsak, karaciğer, dil, testis gibi organ ve beden parçalarının hiçbir zorunluluk ve ihtiyaç olmamasına rağmen zevkle tüketilmesini “normal” mi bulacağız?

      Ve tabii sorun (yabani) hayvanlara sadece besin olarak bakmakta mı? Ya hobi olarak yaban hayvanı satanlar - alanlar ve moda dünyası için kürk çiftliklerinde gözlerden uzak kıyım gerçekleştirenler? Ya hayvan sevgisi, eğitim, bilim, sosyal fayda ve eğlence maskesiyle lanse edilen hayvanat bahçeleri, yunus parkları, akvaryumlar ve hayvanların “çalışmaya” zorlandığı sirkler ve turistik geziler ne olacak? İnsanlarla uzaktan ya da yakından etkileşime zorlanan tüm bu hayvanlar ve bu hayvanlarla yakın etkileşimde olan ziyaretçiler, bakıcılar ne olacak?

      Son olarak sorun sadece salgın ve sağlığa dair duyulan endişe mi? Yoksa sorun küresel tüketim çılgınlığı çerçevesinde işin ahlaki boyutu mu? Tüm bunlar uluslararası salgınların ışığında doğayla ve hayvanlarla ilişkimizi masaya yatırmaya yetmez mi?

Beslenme pratiklerinin de ötesinde bir sorun: “Rahatsızlık unsuru biziz”

Şu anda Netflix’teki en popüler içeriklerden biri olan Pandemic: How to Prevent an Outbreak adlı belgeselde sıkça gördüğümüz, ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri’nde yıllarca görev yapmış olan ve zoonotik[19] salgınları yakından takip eden Dennis Carroll, yarasaların çevrelerindeki herhangi bir örselenme faktörüne bağlı olarak COVID-19’u bulaştırıp bulaştırmadığına dair soruya, son röportajlarından birinde şöyle diyor[20]:  “Çevrelerindeki rahatsızlık unsuru biziz. Daha önce hiç gitmediğimiz ekobölgelere her geçen gün daha fazla nüfuz eder olduk. (...) Sorun yalnızca (hayvancılık, ormancılık, madencilik faaliyetleri için) işçileri bu bölgelere göndermek, buralarda çalışma alanları yaratmak değil. Sorun yollar inşa etmek, dolayısıyla bu bölgelere insan popülasyonlarının erişimini daha fazla açmak. Yollar aynı zamanda hayvanların da şehirlere inmesini kolaylaştırıyor. Tüm bu dramatik değişiklikler enfeksiyon riskini artırıyor.” Evet, neredeyse tüm virologlar, epidemiyologlar ve zoologların tamamı yaşam alanlarının yoğun tahribatı ve hayvan-insan biraradalığının riskleri konusunda hemfikir.

EcoHealth Alliance gibi sivil toplum kuruluşlarının 1940’tan bu yana salgınları yakından takip ettiğini belirten Carroll, bugünkü yayılma vakalarının 40 yıl öncesine oranla iki, üç kat daha fazla olduğunu belirtiyor. Bunun nedenini ise 8 milyarlık insan nüfusunun son derece hızlı artışına ve elbette insan popülasyonunun (bitmek bilmeyen) hayvansal beslenme talebi doğrultusunda doğal alanların özellikle hayvancılık uygulamaları için yok edilmesine bağlıyor[21]. Hükümetler ve bireyler de “atalet” ile yönetildiği için bu değişim, uyum sağlama ve evrim sürecinin uzun sürdüğünü vurguluyor. 

Fotoğraf: Endonezya’da palm yağı üretimi için ormanların yağmalanması sırasında evinin tamamını kaybeden Borneo orangutanı iş makinesine engel olmaya çalışıyor, BBC video arşivi

Sorun global, çözüm yerel ve bireysel olabilir mi?

Hayvan-insan etkileşiminde geldiğimiz noktada hükümetler ve bireyler nezdinde göz ardı ettiğimiz, kabul etmek istemediğimiz unsurlar olduğu aşikar. Özellikle de hayvanlara ve onların doğal yaşam alanlarına yönelik soykırıma varan düzeydeki insan sömürüsüne dair etik tartışmalarda.

Singapur’daki Duke-NUS Tıp Fakültesi’nde görev yapan ve yıllardır yarasalardaki patojenleri inceleyen Linfa Wang, “Hayvanların kendisi sorun değil. Sorun, onlarla etkileşime geçtiğimizde ortaya çıkıyor,” diyor. Yani tüm bu kitlesel ölümlere neden olan virüslerden insan dışı hayvanlar değil, aslında insanın bizzat kendisi sorumlu. Hayvanları mal olarak gören ve doğal yaşam alanlarını her geçen gün daha fazla tahrip ederek içinde kendine yaşanılamaz bir dünya yaratan insan.

O halde tam da böylesine küresel bir kriz zamanında birey olarak geleceğe dair nasıl bir plan yapabiliriz? Hayvanları veya bir ulusu suçlayıp aradan sıyrılmak pek çok kişi için en kolayı. Zor olan günlük alışkanlıklarımızı, zevklerimizi ve bize öğretilenleri sorgulamak. Dünyanın doğal kapasitesini zorlayan, hayvanları köleleştiren, biyoçeşitliliği yok eden ve adaletsiz gıda dağılımını tetikleyen mevcut tüketim düzeninin ve bunu empoze eden kurumların değişme vakti artık gelmedi mi?

Tarım ve devlet politikalarında köklü bir değişim belki zaman alacak; belki de kitlesel ölüm-kalım meseleleriyle hızlanacak. Ama hepimiz kendimizi, sevdiklerimizi ve parçası olduğumuz gezegenin tüm bileşenlerini koruyabilmek, yaşatabilmek adına bireysel ve yerel ama küresel etkisi olacak adımlar atabiliriz. Bunun için önce kendimizden başlayabiliriz. Tıpkı evlerimizde şu anda pek çoğumuzun yapmaya çalıştığı gibi bencilliğimizden sıyrılıp “diğerlerinin” hayatı ve iyiliği için çabalayabilir, dayanışmayla hayatta kalabilirsek de bu uğraşın çerçevesini genişletebiliriz.

Başlığın ikinci kısmının yanıtını, yani zorunda olup olmadığımızın yanıtını size bırakıyorum.


[6] Bu görüntüleri bu yazıya elbette dahil etmedim, fakat burada anlatılanların çok daha kötüsü hayvan ticaretinin perde arkasında dönüyor.

[17] ABD her yıl yaklaşık 10 milyar hayvanı eti için öldürüyor. Hayvan Hakları İzleme Komitesi’nin (HAKİM) son ihlal raporundaki TÜİK verilerine bakıldığında ise, sadece 2019’da 1 milyar 213 milyon 274 bin tavuk ve hindinin eti için öldürüldüğünü görüyoruz. Eti için öldürülen sığır, manda, koyun ve keçi sayıları ise bu veriye dahil değil.

[18] İnsanlardaki antibiyotik direncinin en önemli küresel sağlık sorunlarından biri olduğunu vurgulayan Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), bunu hayvancılıkta aşırı antibiyotik kullanımına bağlıyor. https://www.who.int/news-room/detail/07-11-2017-stop-using-antibiotics-in-healthy-animals-to-prevent-the-spread-of-antibiotic-resistance

[19] Hayvandan insana geçen hastalık


Sitemizdeki yazı, görsel ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Siz de katılın! drupal-love-right.png
Siz de katılın! drupal-love-LEFT.png